TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Perşembe, 26 Şubat 2009 00:19
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ


Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişi ve geleceğinin yeniden değerlendirilmesinin son derece hayati önemi haiz olduğundan hareketle konuyla ilgili bir analiz yapmak istiyorum. Maalesef, geçen bunca süreye rağmen ülkemizde Türkiye-Avrupa Birliği(AB) ilişkileri, halen yoğun bir şekilde ancak yanlış bir eksen üzerinde devam etmektedir. Tartışmanın eksenini, “Türkiye, AB’ye girmek için AB’nin istediklerini yapmalı mı ve yapar ise ne ölçüde yapmalıdır?” sorusu oluşturmaktadır.

Görünürde AB’ye karşı çıkan hiçbir politik grup veya siyasi parti yoktur. Ancak; sorun, AB’ye giriş için Türk devletinin kuruluş esaslarının ne ölçüde değiştirilmesi ve bunun ne kadar süratle yapılması gerektiği hususunda ortaya çıkmaktadır. Oysa, “Türkiye, AB’ye girmek için AB’nin istediklerini yapmalı ve yapar ise ne ölçüde yapmalıdır?” tespiti ve zemini yanlış bir analiz parametresidir. Çünkü; Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda öncelikli belirleyici, Türkiye’nin yaptıkları veya yapacakları değil, aksine AB’nin politik, ekonomik, kültürel, sosyal ve jeopolitik ihtiyaçları ve öncelikleridir. AB, bu konuda dürüst davranarak, Kopenhag Kriterleri çerçevesinde, aday ülke kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmiş bile olsa, adayın AB’ye tam üye olması AB içinde ekonomik ve/veya sosyal sorunlara yol açıyorsa, adayın tam üyeliğinin gerçekleşemeyebileceğini açıklamıştır. Bu kapsamda AB’nin mantık sistematiğini yeniden irdeleyelim:

1. AB, yeni genişlemeler suretiyle bütün Orta ve Güney-Doğu Avrupa alanını AB pazarının bir parçası haline getirerek; ciddi bir jeopolitik büyümenin yanında, önemli bir Pazar büyümesi gerçekleştirmektedir.

2. AB, Avrupa’nın Geleceği Konvensiyonu çerçevesinde, 21 nci Yüzyılda büyük güç olabilmek için ortak politik ve askeri iradeyi daha etkin ve kolay kullanabileceği bir politik çerçeve arayışı içerisindedir. Bu çerçevenin federasyon mu yoksa konfederasyon mu olacağı şimdiden belli değildir. Konvensiyonun sonucunda ortaya çıkacak politik-anayasal çerçevenin yaşama geçirilmesi ise bir başka süreci gerektirecektir. Bu süreç hiç de kolay olmayacaktır. Bu arayış ve süreç devam ederken; Türkiye gibi nüfus yapısının verdiği güçle AB’nin demokratik mekanizmalarında güçlü bir temsil yeteneği elde eden üye, AB içerisindeki demokratik süreci nereye gidebileceği belirli olmayan bir şekilde etkileyebilir.

3. AB’nin kimlik krizi sürecini aşma konusunda sahip olduğu ortak değerler sisteminin avantajına rağmen; ortak bir “Avrupalı” veya “Avrupa Birliklilik” kimliğini oluşturmak kolay değildir. Çünkü ulus – devlet kalıpları içerisinde gelişmiş bulunan kimliklerin, AB gibi yeni bir siyasal kimlik gerektiren siyasi yapının gerekleri doğrultusunda yeni bir kimliğe dönüşmesi, uzun bir zaman gerektirecektir. Bu süreçte, tabi ki milli devletlerin ideolojileri ve bu ideolojilerin temellerini oluşturan inanç ve tarih sistematikleri sarsılacak ve yeniden yorumlanmak zorunda kalınacaktır.

Analizimize tekrar dönersek; Türkiye-AB ilişkileri ilgili olumlu veya olumsuz görüşleri olan tüm kesimlerin fikir birliğinde oldukları bir görüş vardır. Bu “ AB, küresel bir güç olabilme ve etkin bir şekilde ekonomik ve politik çıkarlarını sürdürebilme hedeflerini gerçekleştirebilmek için Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır.” görüşüdür. Bunu biraz açacak olursak; Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Batı İttifakı içinde yer alması, Avrupalı kabul edilmesinin değil, ABD ve Batı Avrupa’nın stratejik nedenlerle Türkiye’ye ihtiyaç duymasının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. AB’nin Türkiye’ye bakışında jeopolitik parametreler geçerlidir. Türkiye jeopolitiği, AB’nin süper güç olabilmesi için nerede ise bir jeopolitik zorunluluktur. Çünkü Türkiye Coğrafyası, AB’ye Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya, Doğu Akdeniz ve Karadeniz alanlarında etkinlik sağlamak isteyen her güç için ideal bir nitelik taşımamaktadır. Ayrıca, bu coğrafya; enerji kaynaklarına yakınlığı ve enerji hatlarının geçiş yolları üzerinde bulunması nedeniyle, karbon enerjisi fakiri her gücün hassasiyetle odaklandığı bir bölgedir.

“Küresel bir güç olabilmek için AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır.” Kabulünde hemfikir olan kesimleri üç farklı grup halinde kategorize etmek mümkündür;

1. AB’nin bizi bölerek ve parçalayarak denetimine almak istediğini belirterek, bir bütün halinde Türkiye’nin AB üyeliğini olanaksız gören KÖTÜMSERLER,

2. AB Türkiye’ye olan stratejik ihtiyacını, Türkiye’yi içine alarak değil, 17 Aralık Kararlarında da belirtildiği gibi; Türkiye’yi AB kapısına demirli tutarak ve ilişkilerin asla kopmamasına dikkat ederek denetimine almak suretiyle karşılayacak diye düşünen İHTİYATLILAR,

3. Türkiye’ye olan ihtiyacı dolayısıyla AB; uzun ve zorlu müzakereler sonucunda, Türkiye’yi tam ve eşit üye olarak bünyesine alacak ve yıllarca düşman veya rakip olarak görülen bir medeniyetle stratejik ve tarihi entegrasyonu sağlayacak diye umut eden İYİMSERLER.

Ancak; üzerinde geniş kesimlerin konsensüs sağladığı “AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı vardır.”kabulü her ne kadar doğru ise de, “Türkiye-AB ilişkilerindeki yaklaşık 50 yıllık süreçte, kimi zaman bilinçli, kimi zaman da inisiyatif dışında stratejik hataların yapıldığı ve AB’nin ilişkileri hakkaniyetle ve objektif ölçülerde yürütmediği” kabulü de en az o kadar doğrudur.

Üzerlerinde fikir birliği sağlanan her iki kabulden hareketle yeni stratejilerin üretilmesi gerekmektedir. AB ile entegrasyon sağlamış, medeni, modern, özgür ve çağdaş bir toplumun eşit bir parçası olunması hedefleniyorsa; bu kabulleri de esas alarak AB ile ilişkilerde yeni bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu açıktır. Bu yaklaşım ve çözüm önerilerimi bir sonraki yazımda ele alacağım.

Türkiye-AB ilişkilerinde ihtiyaç duyulan yeni yaklaşım ile ulusal çıkarların etkin bir biçimde korunmasının sağlanmasına ilişkin çözüm önerilerini şöyle özetlemek mümkün:

1. Türkiye ile çıkarları çatışan ülkelerin, sürekli Türkiye aleyhine politika üreterek bu konuda lobicilik yapanların veya kendilerini Türkiye’nin üniter yapısını zayıflatarak parçalamaya çalışan marjinal grupların çeşitli platformlarda yürüttükleri faaliyetlere odaklanarak; Türk Milletinin yüzlerce yıllık Batılılaşma ve Batı ile entegre olma hedefinden sapmaya ve kesin kopmaya yol açabilecek güzergah değişikliklerinden sakınılmalıdır.

2. Türk halkının milli çıkarlarının gözetilmesi için son derece iyi pazarlıkların yapılması ve bu konuda son derece kararlı olunması gerekmektedir. Ancak; gereksiz yere aşırı arzulu görüntüsü vererek bu müzakere sürecinde ülkenin elini zayıflatan, “ her konuda taviz verebilir ve tezlerine uzun dönemde sahip çıkamaz ülke” görüntüsü süratle terk edilmelidir.

3. Yapılacak müzakerelerde; “Türkiye’nin AB üyesi olmayı ulusal bir hedef olarak seçtiği, Türkiye’nin AB’ ye, AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı olduğu, bununla beraber, tüm üye devletlerle eşit ve adil bir statü ile Türkiye’nin üyeliği gerçekleştirilmez ise, özel statü verilerek Türkiye’nin asla AB’ye demirli olarak denetim ve kontrolde tutulamayacağı, Türk milletinin bekasının belirsizlikler içerisinde başkalarının inisiyatifine terk edilmeyeceği, müzakereler için sürdürülecek bu tutumun ulusal bir tutum ve duruş olduğu, bu duruşun, kişilerden, gruplardan ve siyasi yapılanmalardan bağımsız olduğu, dolayısıyla bu duruştan asla vazgeçilemeyeceği” açık ve net olarak ortaya konmalıdır. Ulusça bu duruşun arkasında kararlılık ve inançla durulmalıdır.

4. Yakın coğrafyamızda son dönemlerde cereyan eden olaylar ve gelişmeleri incelediğimizde görüyoruz ki; ulusal çıkarlarında birliktelik sağlayamayan ülkelerde; bazı sivil toplum örgütleri, bazı Hükümet dışı uluslar arası organizasyonlar, nakit destekleri sağlayan çeşitli fonlar, uluslararası ekonomik güç ve medyanın yerli işbirlikçileri ve halkı temsil ettiklerini söyleyen bazı muhalif gruplar kullanılarak, domino etkisi ile “kadife”, “turuncu” ve “sarı” devrimler gerçekleştirilmekte, toplumlar, özgürlük, bağımsızlık, beka ve can güvenliğini borçlu olduğu ve kendinden olan unsurları “işgalci- baskıcı” olarak nitelemekte ve “sessiz devrimlerle” yönetimler el değiştirmektedir. Benzer süreçlerin ülke içerisinde yaşanmasını engellemek için; geniş vaatler, ulaşılamayacak hayaller ve dezenformasyonla sürekli olarak adeta afyonlanan halkı bilinçlendirmenin ve psikolojik savaş yöntemleri ile tekrar kazanmanın siyasal ve kurumsal yapı ve yöntemlerinin süratle bulunması veya oluşturulması gerekmektedir. Aksi durumun kaçınılmaz sonucu; kandırılmışlık, kullanılmışlık, parçalanma ve kaostur.

Türkiye açısından en önemli ve yaşamsal olan; Türkiye’yi kuruluş ilke ve esaslarına sadık kalarak, toplumsal barış, üniter yapı ve toprak bütünlüğünü koruyarak, laik, demokratik hukuk devleti çerçevesinde, toplumsal refaha ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak bir milli politik konsepti geliştirmektir. Bunun aksi bir yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk ulusunun varlığını tehlikeye atacaktır. Burası Türklüğün son mevziidir. Sığınılacak başka bir yer ve gidilecek başka bir vatan yoktur.

Bedri AĞAÇ

 

Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
Son Güncelleme: Çarşamba, 22 Nisan 2009 17:25
 

Kimler Bağlı

Şu anda 6 konuk çevrimiçi

İstatislik

Üyeler : 57
İçerik : 38
İçerik Tıklama Görünümü : 30132

TDH GÜMÜŞHANE

Google Translate

You are here  :